Haberler

Üçüncü Kuşağa Geçen Marka

Firmanın kurucularından Hasan Bey ile hem bu güne kadar yaşadıkları zorluklara, hem de Türk imalat sanayine ışık tuttuk.

Omuz omuza yılmadan, usanmadan hatta yorulmadan bir ömür boyu çalışmış Hasan Varol ortaklarıyla beraber dört ailenin eve ekmek götürme gayesiyle başlayan serüveninde, şimdi yüzlerce aile geçimini sağlıyor. Artık dünyanın tercih ettiği redüktör firmaları arasında yer alan firmanın kurucularından Hasan Bey ile hem o dönemlerde yaşadıkları zorluklara, hem de Türk imalat sanayine ışık tuttuk.

Dört ailenin varını yoğunu ortaya koyarak el birliğiyle kurduğu İ.mak Redüktör, aslında aynı zamanda Türk redüktör piyasasının gelişimini de yansıtan nadir firmalar arasında bulunuyor. İ.mak; günümüzde artık yavaş yavaş üçüncü kuşağın yönetime geçme sürecine tanıklık ediyor. Türkiye’nin en eski firmaları arasında yer alan firmanın kurucularından Hasan Varol ile kuruluş yıllarında yaşanan anılarından başlayarak keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Bir aile şirketinin omuz omuza vererek kurduğu şirketi devam ettirmesi çok zordur. İ.mak Redüktör ise bu zoru misliyle başarmış bir firma… Hasan Bey, ağabeyi Hüseyin Bey, Musa Bey (Hallaç) ve İbrahim Bey’in (Özdemir) kurucusu olduğu İ.MAK Redüktör, 44. yılını geride bıraktı. 44 yıl önce canını dişine takarak 25 metrekarelik atölyede ilk kez kollarını sıvayan Hasan Bey’den başarı öykülerini dinledik.

“OKUMAK İÇİN İSTANBUL’A GELDİM”

‘Azmin öyküsü’ desek yanlış olmaz aslında Hasan Bey’in bir ömre sığdırdıklarını dinledikten sonra… Doğduğu toprakları bırakıp, taşı toprağı altın İstanbul’da tabiri caizse taşın suyunu çıkararak ekmeğini kazanan Hasan Bey, oldukça zorlu günler geçirmiş. Hiç de kolay olmamış şimdiki fabrikayı kurması… Sırtında taşıdığı dişlilerden kazandıklarıyla fabrikanın her bir tuğlasını örmüş adeta… 
Yaşadıklarını en başından anlatan Hasan Bey; çocukluğunu özlemle anarken bir yandan da mühendis olmaya giden yoldaki kararlılığı anlatan hikayesini paylaştı: “Ben, Malatya’nın Arapkir ilçesinde 1947 yılında doğdum. O yüzden bütün çocukluk anılarım ordadır; annem ve babam Malatya’da kaldı. Biz iki kardeşiz; bir de benden büyük olan ağabeyim var. Ağabeyim Hüseyin Bey gençliğinde, önce Adana’ya, daha sonra İstanbul’a geliyor… Ben ise ortaokulu Malatya’da bitirdikten sonra İstanbul’a ağabeyimin yanına gittim” diyerek hikayesini anlatmaya başlayan Hasan Bey, derin bir soluk aldıktan sonra, çalışma hayatına nasıl başladığını bizlerle paylaştı.
“Liseyi Sultanahmet Sanat Okulu’nda Torna Tesviye bölümünde okudum. Şimdiki Yıldız Üniversitesi’nin yerinde o zamanlar Vatan Mühendislik vardı… Liseyi bitirdikten sonra oraya okumaya gittim ve bir mühendis olarak mezun oldum. İşte bizim İ.mak’ı kurarken ilk ortağım olan Musa Bey ile tanışmamız da taa lise zamanından başlar… O zamanlar aynı sıralarda okuduğum arkadaşımla 50 yıldır omuz omuza beraber çalıştık.”

“AKLIMIZA BİR YER AÇMA FİKRİ GELDİ”

Hasan Bey liseydi, yüksekokuldu derken ağabeyi Hüseyin Bey çalışma hayatına Türk sanayinin önemli firmalardan İşman Redüktör’de çalışmaya başlamış. Türkiye’de henüz şimdiki redüktör firmalarının hiçbiri yokken kurulan İşman Redüktör’de ustabaşı olarak çalışan Hüseyin Bey’in deneyimi ve bilgi birikimi kuşkusuz Hasan Bey’e ışık tutmuş: “Ağabeyim Hüseyin Bey, redüktör konusuna o zamanlarda dahi oldukça vakıftı. Biz henüz okurken, o ustabaşı olarak İşman Redüktör’de çalışıyordu. Biz daha 2. sınıftayken beraber okuduğum üç arkadaşımla redüktör projeleri yapmaya başladık. Okul devam ederken bir yandan da İşman Redüktör’de çalışıyorduk. Musa Bey kısa bir süre çalıştıktan sonra ayrıldı ve tekerlek fabrikasında işe girdi. Biz hem gündüzleri işte çalıştık, hem de akşamları okula devam ettik. Zaman böyle akıp giderken bu arada bizler evlendik… Yani aynı anda hem okulu, hem işi, hem de evimizi, ailemizi birlikte yürütüyorduk. Henüz daha okul bitmeden şu an Avrupa yakası satış ofisimizin olduğu Demirkapı Keresteciler Sitesi’nde küçük bir atölye tuttuk. Ve İ.mak Redüktör burada kuruldu. Sadece bir taş motoru ve küçük bir matkap ile atölyede redüktör yapmaya başladık. Sabahları işe gidiyor, akşamları okula yetişiyor, okul sonrasında kalan vaktimizde de kurduğumuz iş yerinde çalışmalarımızı sürdürüyorduk… 

İMAK KURULUYOR

1973 yılında diğer iki arkadaşımız ortaklıktan çekilmişti; ancak artık zorlu günler de kapıdaydı… Daha fazla sermaye, daha fazla donanım gerekiyordu ve kader kapılarını çalmıştı: Ben, ağabeyim ve Musa Bey kalmıştık. Aynı Musa Bey gibi başından bu yana bizden hiç ayrılmayan ve hala birlikte dirsek çürüttüğümüz İbrahim Bey Almanya’dan bizlere tezgah alıp gönderdi. İbrahim Bey firmamızın dördüncü ortağı oldu. Almanya’da işçi olarak çalışıp Türkiye’ye dönen İbrahim Bey bize sermaye yatırımı yaptı ve 1976 yılında ortak oldu. 
Dişlilerimizin tornasını Uzay Testere’nin atölyesinde yaptırıyorduk. Bu arada Bulgar bir universal freze antlaşması yaptık. Taksitle ve araya kefil koyarak tezgahı satın aldık. İlk redüktörümüzün dişlisinin tornasını ve gövdesini yaptıktan sonra Karaköy’de Frezeci Adil Usta’da dişlileri açtırdık. Ve ilk redüktörümüzü Adil Usta’nun dükkanında onunla beraber topladık. Çok güzel bir redüktör yapmayı başarmıştık. 
O dönemlerde Marshall Boya fabrikasında Aleko Ustayla tanıştık. Aleko Usta fabrikada kullandıkları redüktörler bozuldukça tamir etmemiz için bize gönderiyor, tamir edebildiklerimizi tamir ediyor, tamir edemediklerimizin yerine yeni redüktörler veriyorduk. Aysan, Marshall’ın yan kuruluşuna bir redüktör yaptık. Aleko Usta anlatıyor; patron fabrikayı gezerken bizim redüktörü görüyor. Bakıyor, inceliyor ve çok beğeniyor. Çağırıyor Aleko Usta’yı, soruyor bu redüktörü kimden aldınız diye. Aleko Usta bizim yamaklara yaptırdık diyor. Patron da; bundan sonra bütün redüktörleri onlardan alacaksınız diye talimat veriyor. 
Sonra borçlanarak, taksitle birilerini araya kefil sokup kullanılmış tezgahlar aldık. 1980’li yıllar ve 12 Eylül darbesi… Zaten ülkenin ekonomik durumları yerlerde. O süreçte ben askere gittim; fakat ortakların geri kalanı tabii işi büyütmeye devam etti.” 

“ÇUVALLARLA DİŞLİLERİ SIRTIMIZDA TAŞIDIK”

E tabii şartlar zor; ne teknoloji ne de alt yapı şimdiki gibi… Sizlere ‘Azmin öyküsü’ derken boşuna demedim… Zorluklarla yoğrulan bir emek… Geldiği noktaya ulaşmak için çıktığı yolda; Hasan Bey yaşadığı bir iki anıyı bizlerle paylaştı: “Hani şimdiki gençlerin Türk filmlerinde gördüğü eski İstanbul vardır… Ne doğru dürüst ev var, ne bir asfalt… Toprak yolların olduğu, hatta İSKİ hattının dahi olmadığı yerler düşünün… Minibüs hatları var; ama iki saatte bir geçiyor. Zaten kalabalıktan binebilene aşk olsun. İşte bizler o dönemlerde çabaladık, uğraştık. Şaka değil, dişlileri sırtımızda taşıdık, bizzat ben taşıdım… Hava sıcak ya da soğuk fark etmezdi. Çuvallara dişlileri doldururduk… Demirkapı’dan Karaköy’e kadar o 50-60 kiloluk dişlileri sırtımızda taşırdık… Orada dişlileri bırakır, bekler, işlemler yapıldıktan sonra yine sırtımıza alır Demirkapı’ya giderdik… Çok zorluklar yaşadık, hele ki mevsim kışsa… Aman Yarabbi, her yer çamur bir de… Yıllarca dışarıdan tankerlerle su taşıdık, suyumuz bile yoktu. Bildiğiniz İSKİ hattı için borular yok o zamanlar, daha döşenmemiş, öyle bir sistem oluşturulmamış. Bilirsiniz belki traktörlerle su taşınır, herkesin bir deposu olur. Depo biter iki gün susuz beklersin, bu tip durumların yaşandığı dönemlerden bahsediyorum.” 

“ÜRETMEYE BAŞLADIĞIN ZAMAN SATMAYA DA BAŞLIYORSUN”

“1980’li yılların ortalarında 1996 yılına kadar üretim yaptığımız yine Demirkapı’daki beş katlı bina olan yerimize geçtik. Tabii bu arada Özal döneminden sonra sanayi dışarı açıldı. Sanayi dışarı açılınca ekonomi biraz iyi gitti…” diyen Hasan Bey siyasi hareketlenmelerin ekonomiye o dönemlerde nasıl yansıdığını anlattı: Hüseyin Bey’in de çevresiyle yavaş yavaş iş kapasitelerimizi artırdık. Redüktör dediğimiz şey projedir aslında… Onun dişli hesapları, gövde hesapları, onların modele dökülmesi, oradan döküme gönderilmesi derken yavaş yavaş kendi redüktörlerimizi yapmaya başladık... Yani bir şeyleri tamir edip vermek yerine artık kendi kendimize üretim yapıyorduk… İlk önce kendi modellerimizi üreterek, helisel dişli dediğimiz ürünü geliştirdik ve sattık… Daha sonra diğer Redüktör modellerini üretip satmaya başladık. Hiç unutmam; İlk defa bir varyatör yapıyoruz. Her şeyi tamam, montajını bitirdik başladık test etmeye. Varyatör 15 dk. çalıştıktan sonra çok ısınıp ateş kesiyor. Günlerce uğraştık, bir türlü ısınma sorununu çözemiyoruz. Ne yaptıysak, neyi denediysek olmadı. Ömer Usta diye bir komşumuz vardı. Çağırdık onu, sorunu anlattık. Benden 16-17 anahtar istedi. Kapaktaki altı adet cıvatayı gevşetti ve tamam sorun çözüldü dedi. Hepimiz şaşkınlık içinde birbirimize bakıyoruz olacak şey değil der gibi... Varyatör saatlerce çalışmasına rağmen hiç ısınmadı. Bir haftada çözemediğimiz sorunu, Ömer Usta tam bir dakika da çözmüştü. Askeri darbeden sonra artık yerli üretici yavaş yavaş her şeyi yapmaya başladı. Sanayi çok zayıftı, Özal dönemiyle birlikte yatırımlar yapılmaya başladı. Zaten sizin ürettiğiniz ürünlerle beraber diğer sektörler de gelişmeye başlıyor. Adamlar makina üretiyor, yeni fabrikalar kuruluyor, yeni yatırımlar yapılıyor bunların hepsiyle beraber redüktör sektörüne de ciddi bir ihtiyaç duyuyor. O zamanki insanlar çok kaliteli bir şey aramıyor aslında… Öyle ya da böyle o zamanlar yurt dışından getirmeleri çok zor, sadece ihtiyaçlarını karşılamaya bakıyorlar. Tabii iç üreticiyi korumaya yönelik çok ciddi yapılanmalar da var… Gümrük duvarları oldukça yüksek ve bu yüzden de üretmeye başladığın zaman satmaya da başlıyorsun. Bu yavaş yavaş 1990’lı yıllara gelindiğinde teknoloji devreye girmeye başladı.”

“PASLI TULUMUYLA CNC ALMAYA GİTTİ”

“Özellikle CNC dediğimiz otomatik makinaların daha henüz Türkiye’de olmadığı zamanlarda yaptığımız üretim tamamen manueldi. İnsan gücünün oldukça fazla olduğu, hassasiyetin çok olmadığı tezgahlarda üretim yapardık ve 1990’lı yıllardan itibaren şu anda üretimde kullanmaya başladığımız ilk makinalar Türkiye’ye girmeye başladı... Dışarıdan makina ithalatı falan da başlayınca Türkiye ciddi bir yükselişe geçti. İşte o dönem, 1992 yılında ilk yatırımlarımız başladı…” diyen Hasan Bey tezgah alırken başına gelenleri şöyle anlattı: “Parayı koydum cebime CNC tezgah almaya gidiyorum… O zaman Maysan Şirketler Topluluğu var, Mehmet Bey… Bir de Fuat Bey vardı, CNC tezgahların duayenidir; şimdi emekli oldu… Bindim kamyonete, parayı koydum cebime, gittim Maysan’ın yerine. İçeri girdim; ama üzerimde paslı tulumumla üstüm başım kir içerisinde… ‘Adamın biri tezgahlara bakıyor’ diyor Fuat Bey… O gün yaşadıklarını bana anlattığı şekilde size anlatayım: “Üstü başı paslı tulumuyla adamın biri içeri girdi; ama içeride diğer müşteriler de var. Hasan Bey gelmiş bana tezgah almak istediğini söylüyor. Bende ne yalan söyleyeyim vallahi içimden ‘Hadi oradan sende! Ne tezgahı alacaksın ki sen’ diye geçirdim. Hasan Usta da ısrar etti… Adama bakıyorum, tezgaha bakıyorum, yok ihtimal vermiyorum. Tezgahlar o zamanlar da şimdiki gibi değil, fiyatları dudak uçurtan meblağlarda…  En sonunda biraz da çekinerek ‘Nasıl ödeyeceksin arkadaşım?’ diye sordum.  Hasan Bey’de o sırada cebinden parayı çıkartıyor masanın üzerine koyuyor... Ben tabi şaşırdım. Adamın biri kamyonetle gelmiş, üstü başı zaten ortada… Böyle başladı bizim hukukumuz…” deyip hala gülümseyerek o günü anlatır.”

FABRİKADA ÜRETİME GEÇİŞ

“1991 yılında şu anki fabrikamızın bulunduğu araziyi satın aldık” diyor Hasan Bey... O zamanları yaşarcasına devam ediyor: “Üzerinde başka bir fabrika vardı. Bir yandan orda üretim yapamaya devam ettik, bir yandan da buradaki fabrikayı yapmaya devam etik... 1993 yılında Tansu Çiller’in dönemiyle beraber devalüasyon oldu. Fabrika binasını da, üretimi de hep dövizle yapmıştık. Bu nedenle çok ciddi bir sıkıntı yaşadık. Tam fabrikayı bitirdik bir kısım tezgahları taşıdık, başımıza çok talihsiz bir olay geldi. Yan tarafımızda kimyasal madde üreten bir fabrika vardı. Bir gün her zamanki gibi işe geldik çalışıyoruz, yan fabrikadan dumanlar çıkıyor. Bir baktık fabrika yanıyor. Bütün elemanlara kaçmasını söyledim. Bir süre sonra yanan fabrikanın LPG gaz tankı patladı. Tabi patlamadan doğan basınçla bizim fabrikanın çatısı havaya uçtu. İdari binanın çatısı ve etrafındaki cam çerçeveden eser kalmadı. Öyle bir patlama oldu ki çevredeki beş, altı fabrikayı kullanılmaz hale getirdi. İşte o dönemleri canla başla çalışarak zorla atlattık. Sonra siyasi istikrarsızlık dönemleri. Koalisyon hükümetleri ve ekonomik çöküntüler. Bir türlü istikrarı sağlayamıyorsunuz. Yatırım yaparken çok dikkat edilmesi gereken dönemler. Artık insanlar ihtiyaçtan ziyade kaliteye bakmaya başladı… İhtiyacı değil, kaliteyi aramaya başladılar! Bu noktada Avrupa ile rekabet edilebilecek düzeyde değildik. Bugün dahi bakıldığında Avrupa’daki redüktör firmaları 100 yılın üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. 1900’lü yılların başlarında kurulan çok sayıda firma var. Hepsi de gelişimlerini, kurumsallaşmalarını tamamlamış; yatırımlarını, teknolojilerini yenilemişler. Kaliteyi artırmak için ciddi yatırım yapmak gerekli. 2000’li yılların başlarında büyük yatırımlar yaptık. O zamanki siyasi kriz, anayasa kitapçığı krizi ve devalüasyon. Ciddi şekilde bankalara borçlanmışsın ve bu borcu ödemek için satış yapman gerekiyor. Piyasalar çökmüş durumda. Öyle ki iki, üç hafta telefonların çalmadığı, müşterilerin hiçbir talebinin olmadığı günler yaşadık. İhracatınız da yok. Gerçekten zor günler yaşadık.”

“İLK İHRACAT GİRİŞİMİMİZİ 2001 YILINDA YAPTIK”

Bir yandan kalite artışı, bir yandan ithal ürünler derken, bir yandan da iç piyasadaki istikrarsızlık, Hasan Bey’i ihracata ikna ederler… Ama nasıl? “’Biz Avrupa’ya nasıl ihracat yaparız?’ sorusu bizim için cevaplanması zor bir soruydu. Zaten orda üretim yapıyorlar, hatta bizim piyasamızda kalite için orayı tercih ediyordu. Derken 2001 yılında Suriye’de bir fuara katıldık ve bu katıldığımız fuardan herhangi bir sonuç alamadığımızdan dolayı bir iki sene daha iç piyasayla devam ettik. Ama 2004 yılında özellikle Almanya ve Dubai gibi fuarlarla ihracata başladık. 2004 yılından bu seneye kadar biz yüzlerce yurt dışı fuarına katıldık ve yaklaşık 12 ülkede temsilciliğimiz var, 25’in üzerinde de ülkeye ihracat yapıyoruz. Ama şu var ki, ilk fuar deneyimlerimizde ciddi ciddi Dubai Fuarı’na gittik. Çünkü o, büyük bir sanayi fuarıydı. Gelen giden derken ciddi anlamda güzel bir fuar oldu… Oradan geldik; fakat oradayken birkaç firmayla güzel görüşmelerimiz olmuştu. Ortağımın oğlu Necip Bey, döndükten sonra oradaki firmalarla yazışmaya başlamış... Bir, iki ay sonra da bir firma mail atmış ve redüktörle ilgili fiyat istemiş, kendisi de normal fiyatımızı göndermiş. Ondan iki gün sonra adam redüktörü alacağını ve parayı da göndereceğini söylemiş. Daha sonra buraya davet etmişler. Adam çıktı geldi… Necip Bey sordu ‘Benimle irtibata geçtin, fuarı gezdin, fuarda bir sürü firma vardı. Neden beni tercih ettin?’ diye sordu. Adam da en ucuz fiyatı bizim verdiğimizi söyledi.  Ki Türkiye’den giden başka rakipler de vardı. İşte 2004’ten 2014’e bir fiil çalışmalarımıza devam ediyoruz… 

“ÖMRÜMÜZÜ ADADIK”

İ.mak Redüktör, çoğu aile firmasının girdiği handikaba girmedi ve kurumsallaşma sürecini işin profesyonelleriyle birlikte yürütme kararı aldı. Son üç dönemdir kurumsallaşma yolunda çalışmalarını sürdürseler de, Hasan Bey hala fabrika uğramadan yapamıyor: “2012 yılının başından itibaren İ.mak Redüktör olarak danışman bir şirket ile anlaşık… Kurumsal yapıya ulaşmak amacıyla bir çalışma başlattık. Yıllar önce benimle görüşmek isteyen bir danışmanlık firmasıyla görüştüm. Yönetim ile yaptığımız toplantılar sonucunda da bu hizmeti satın almamız gerektiği kanaatine vardık… Şu anda dört kurucumuz da alınan kararlara karışmıyoruz; ama burası bizim çocuğumuz gibi… Ömrümüzü adadık buraya… Fabrikaya gelmeden de olmuyor ki… Ağabeyim Hüseyin Bey, artık 77 yaşına geldi; ama her gün sabah 7 buçukta gelir, akşam 5 buçukta gider... Ama dediğim gibi yönetimsel bir şeye karışmıyoruz… Ben de haftanın iki, üç günü gelip giderim…”